Geçen yıl tam da bu tarihte, 31 Mart’ta, “31 Mart Vakası” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O günlerde Ekrem İmamoğlu’nun seçimleri kazanması, tarihin ilginç bir tecellisi olarak iki farklı 31 Mart’ı gündeme taşımıştı: Biri 1909’un karanlık sayfalarından, diğeri ise 2024’ün belki de dönüm noktasından… Bu iki tarih, aynı günün nasıl iki zıt kaderi barındırabileceğinin çarpıcı bir örneğiydi adeta.
Yazımı bitiren son cümleyi tekrar sizlerle paylaşarak konuya giriyorum: “Birinci 31 Mart Vakası, Misak-ı Milli sınırlarının çizilmesi ile biten 14 yıllık bir süreci başlattı. Bakalım ‘ikinci 31 Mart Vakası’ 14 yıl içinde nelere yol açacak?”
31 Mart 2025 arifesinde ülke yeniden hareketleniyor: Siyasi gerilim tırmanıyor ve İmamoğlu bu kez Silivri’de.
Birinci 31 Mart Vakası’nı yazmak için araştırma yaparken ve üzerinde düşünürken geldiğim nokta şöyle: 1923’te kurulan Cumhuriyet, kendinden önceki yaklaşık 90 yıllık dönemi adeta yok saymış. Resmi politikalardan eğitim sistemine kadar, Osmanlı’nın son dönemi bir nevi dondurucuya kaldırılmış. Bu süreçte yaşanan deneyimler derinlemesine tartışılmamış, analiz edilmemiş ve toplumsal bir uzlaşıya da varılmamış.
Oysa tarih, sloganlarla geçiştirilemeyecek kadar karmaşıktır. Ne zaman bu döneme dair konular gündeme gelse, ezberler devreye giriyor: “İrtica geliyor!”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”, “Vatan haini!”... Bu tepkisel söylemler, aslında bir hesaplaşmadan kaçındığımızın da tezahürü gibi.
Ancak son yıllarda elde ettiğim yeni tarihsel bilgiler ışığında, bu dönemi yeniden değerlendirmem gerektiğine karar verdim. Yazı ilerledikçe, sizlerle dikkat çekecek veriler paylaşacağım. Hakeza, geçmişi anlamadan geleceği inşa etmek olanaksızdır.
Yıl 1909. Cumhuriyet’in kurulmasına daha 14 yıl var. İttihat ve Terakki, yönetimi fiilen elinde tutuyor. Meşrutiyet rejimi sürüyor, ama gerilim hissediliyor. Sultan II. Abdülhamit, Yıldız Sarayı’nda tedirgin...
Halk, İstanbul’daki keyfi uygulamalardan bezmiş durumda. Askerler arasında da hoşnutsuzluk giderek büyüyor.
İstanbul’da hava gergin! Selanik’ten 3. Ordu İstanbul’a hareket ediyor. Ordunun başında Hüseyin Paşa var, ancak dikkat çeken bir isim daha var: Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk). Kurmay heyetinde İsmet İnönü de bulunuyor. Hareket Ordusu’nun isim babası da Mustafa Kemal.
Burada arka plan olarak bir paragraf açmak istiyorum: Selanik şehri, o dönemde çok kritik bir rol üstlenmiş durumda. Adeta kaynayan bir kazan… İttihat ve Terakki’nin entelektüel tabanında yer almakla birlikte Türkçülük ve Türklük kavramlarını oluşturan okumuşların tamamı Selanik Musevisi ya da Sabetaycı.
Çocukluk ve gençliği Selanik’te geçmiş Mustafa Kemal’in de kozmopolit yaşam tarzını dibine kadar yaşayan Selanik burjuvasından etkilendiği aşikâr.
O formasyonun yapılanmasının yıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’da Cumhuriyet balolarına yansıttığını görüyoruz.
Selanik kentinin hinterlandı ayrı bir hikâye…
Bağımsızlık peşinde olan her türlü millet, her türlü ırk, onlara bağlı çete ve derebeyleri silahlı adamlarıyla etrafta cirit atıyor.
Özetle, İstanbul’a yürüyen ordunun Diyarbakır’dan, Erzurum’dan, Konya’dan değil, Selanik’ten gelmesi bir rastlantı değil. Nedenleri var. İklim Selanik’te müsait...
Selanik’ten gelen ordunun kompozisyonu da bize ipuçları vermekte.
20 bin kişilik düzenli bir ordunun yanı sıra bir o kadar da gönüllüler ordusu katılıyor.
Gönüllüler ordusu içinde Arnavutluk Bağımsızlık Hareketi, Ermenistan Bağımsızlık Hareketi, Daşnaklar, Makedonlar ve Rumlar da var.
Daha da ilginci, sonradan İsrail’in birinci ve ikinci cumhurbaşkanı olacak olan İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencileri David Ben-Gurion ve İzhak Ben-Zvi (“Baktım, yatay geçiş yapmamışlar”) gönüllüler ordusuna katılmaya karar veriyor fakat parasızlıktan kararlarından vazgeçiyorlar.
Ordu, İstanbul Yeşilköy’e varıyor ve orada Edirne’den gelen orduyla birleşiyor. Ordunun başına da Mahmut Şevket Paşa geçiyor.
Mahmut Şevket Paşa, Yeşilköy Yat Kulübü’nde Meclis-i Mebusan üyelerini topluyor.
(Geçtiğimiz yıl Ekonomi’de Nobel Ödülü kazanan İstanbullu Daron Acemoğlu’nun “tekdüze olmayan, daha kozmopolit bir Meclis” dediği ve bazı Atatürkçülerin eleştirisine maruz kalan yorumunu hatırlayalım).
Mahmut Şevket Paşa bir konuşma, daha doğrusu dikte ediyor. O konuşma, tarihimizde ilk kaydedilen konuşmadır ve konuşmasında “O baykuşu tahtından indireceğiz” diyor. Bu arada, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu’dan öğreniyoruz; belindeki tabancasını da dinleyicilerin gözüne sokarcasına göstererek sallıyor.
“Baykuş” dediği Padişah ve kendisi de bir Osmanlı paşası. Yani o koalisyon ordusunun içinde bir darbe DNA’sı mevcut.
O konuşmanın ardından Hareket Ordusu İstanbul’a giriyor ve şiddetli çatışmalar yaşanıyor. İttihat ve Terakki’ye karşı olanlardan yaklaşık 300 kişi, gelen ordudan da 50'ye yakın insan hayatını kaybediyor.
Ardından sıkıyönetim, idamlar, sürgünler (Abdülhamit Selanik’e), 1. Dünya Savaşı, Yunan işgali ve 14 yıl sonra bozkırda kurulan yeni bir cumhuriyet…
Bir şey daha öğrendim, onu da paylaşmadan edemeyeceğim.
Ankara Hükümeti kurulduktan sonra, henüz Kurtuluş Savaşı devam ederken, Mustafa Kemal Paşa ilk anayasa taslağını bizzat kaleme alıyor. Sene 1921. O metin, tam bir anayasa olmaktan çok, idari bir sistem yönetmeliği gibi.
O nedenle, ilk anayasa olarak kabul edilen, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924’te Meclis tarafından kabul edilen Anayasa’dır (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu).
Şimdi sıkı durun! İlk Anayasa’nın 2. Maddesi şöyle: “Türkiye Devleti’nin dini, Dini İslam’dır; resmi dili Türkçedir, makarrı Ankara şehridir.”
Benim her zaman ilginç bulduğum, halen yürürlükte olan 4. Madde’den ise eser yok.
Peki, şimdiki 4. Madde’ye bakarsak ne diyor? “İlk üç madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.”
Hani Zelensky gibi bir Türk komedyen çıksa, ‘Başkenti Yozgat’a taşıyalım, biraz da o kentimiz kalkınsın’ dese, Anayasa’yı ihlalden vatan haini ilan edilebilir.
Daha önce yazmıştım: Mustafa Kemal Atatürk, hilafeti kaldırdıktan sonra bizzatihi kendisi Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurmuştur. Hem de son halife Avrupa’ya gitmek üzere trene bindikten bir gün sonra (linkten okuyabilirsiniz).
Cumhuriyet’in kuruluşunun öncesini ve sonrasını iyi analiz etmek gerek.
Cumhuriyet’i askerler kurdu. Buna şüphe yok. Başka güçlü bir kurum var mıydı? Yoktu. Ona da şüphe yok.
Ama bugün bakıyoruz, en son genç teğmenlerin başına gelen olayda olduğu gibi, “Atatürk’ün askerleriyiz” diyerek kılıç sallanması, sayısız darbe sicil kaydı olan bir orduda bazı insanlar için huzursuzluk kaynağı olabiliyor. Genç teğmenleri tenzih ederim. Belki gençlik heyecanı, belki kasten, belki show olarak yapılmıştır. Fakat toplum içinde hâlâ açık duran bazı sinir uçlarına dokunuyor.
Tabii, hayatta olmayan bir lider adına, Atatürkçülük yaparak, Atatürkçülüğün aspirin niyetine her derde deva misali siyaset aracı olarak kullanılması, kendisi tarafından ne kadar tasdik edilirdi, emin değilim.
Malum, tarikatları tanımlarken “Şeyh uçmaz, müritleri şeyhi uçurur” şeklinde bir deyim var.
Yazımı bitirirken, “Eğitimli Cahiller” deyiminin mucidi olarak “Cumhuriyet’in kuruluş değerlerine geri dönelim” gibi boş laflarla sahne alan cahillere, konuları biraz daha iyi çalışmalarını öneririm. Günümüzde yaşanan bütün siyasi olaylarda (ki İmamoğlu olayı da bunun parçasıdır), Cumhuriyet kurulmadan önce yaşanan tarihin doğru dürüst analiz edilmemiş olması yatıyor.
Sonuçta Türkiye, bir İsveç, bir İspanya, bir Hollanda gibi kraliyet ailesini koruyup demokrasiyi inşa edememiştir. Bir Avusturya, bir Macaristan, bir Rusya gibi olmuştur.
Daha spesifik bir örnek vereyim: Birleşik Krallık donanmasında gemilerin adının önünde “H.M.S.” yazar. Ne demek? “His/Her Majesty’s Ship”, yani Kral/Kraliçe Majestelerinin Gemisi. Kral yetkiyi kimden alıyor? Bayraklarında gördüğümüz haç gibi, Anglikan Kilisesi üzerinden Tanrı’dan.
Türkiye’de savaş gemilerinin adında ne yazar? “T.C.G.”, yani Türkiye Cumhuriyeti Gemisi. Örneğin, “T.C.G. Anadolu” Ama bakıyoruz, iddiaya göre dünyanın en demokratik ülkesi İngiltere.
Başka bir spesifik örnekle bugünkü yazımızı toparlayalım: Harp okullarından mezun olan genç subayların, “Atatürk’ün Askerleriyiz” gibi militarizm kokan, dolayısıyla demokratik unsurlara ters düşen sloganlar yerine, belki “Anayasa’nın bekçisiyiz” gibi daha sivil ve çağdaş ifadeler kullanması daha medeni olabilirdi.
Zaten rahmetli Mustafa Kemal Atatürk de, “Kültürümüzü muasır (=çağdaş) medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” dememiş miydi? (Bkz. Nutuk, 1927)
Ramazan Bayramı’nın barış, huzur ve kardeşlik getirmesini dilerim. Sağlık, mutluluk ve umut dolu nice bayramlara…
ENGİN CİVAN
YORUMLAR